RSS Feed
  1. 1955 yılında freelancer’lara tepki olarak doğan amca (Küfür ve argo içerir)

    December 16, 2011 by admin

    Tasarımın 10 altın kuralı. Web tasarımcıların bilmese gereken 9 bilgi. Site tasarlamadan önce bilmen gereken 7 altın kural. bu başlıklar bana çok saçma geliyor lan. Sanki site yapmadan önce bilinmesi gereken 4 altın kural varmış gibi. Ne biliyorsun belki 7 kural var hatta 8. Belki 9. Bir de bunlar 1.kural “Düzen” yazarlar yanına da google images’den düzen ile alakalı bir resim koyar ya böyle, ifrit oluyorum. Ne kadar samimiyetsizlikten uzak. Hedef belirlemek mesela. Oraya garanti bi ok koyarlar ya da hedef tahtası. Birbirlerini tekrar eden gevur icadı bunlar. Ben olsam (gerçi böyle bişey yapmam da) yaptım diyelim. Hedef yerine direk para resmi koyarım. Hepimizin amacı bu en nihayetinde. Yalan mı? Neyse lafı uzatmadan klişelerden uzak bir yazı yazacağım.

    Web site yapmak güzel bir iştir. Bir işin kötüsü ile iyisi hemen ayırt ediliyorsa o işi yapmak zevklidir. Ama bu zevkimizin içine sıçacak bir veya bir kaç kişi her zaman bulunur. Bunların sayısını azaltmak için bir kaç tavsiyem var.

    Bir arkadaşınız aracılığıyla bir iş geldi. Aradı Hüseyin mesela “Abi bi iş var. Mobilya sitesi. Yapabilir misin? Vaktin var mı?” – Ayarlarız Hüseyin. Bütçesi ne kadar? Nasıl bir şey istiyor? “Abi onu gidince konuşursunuz” – Tamam, hadi kapat. “%20′yi unutma ha”. (Lan Hüseyin biz lisede aynı silgiyi beraber bitirmiş, birbirimize kopya vermiş, eteği açılan kızı daha açılmadan kolunu dürtmek suretinde haber vermişiz senin dediğin lafa bak. Biz büyüdük ve kirlendi dünya hüseyin) – Tamam abi olur mu öyle şey, ayıp ediyosun.

    Hüseyinle pek işimiz yok. Hüseyin işi verdi, parayı bekler. Hiç aramayan Hüseyin birden kankanız olur. Sürekli aramaya başlar. Abi napıyon ya? vs.. hep arar. Esas amacı projenin bitimini hızlandırmak ve bir an önce parayı kapmaktır. İbne Hüseyin. Sana kopya verdiğim günlerin amına koyayım.

    Gidilir Firmaya bir çay içilir. Gereksiz 5-10 dakika muhabbetten sonra konu açılır.

    “Evladım bize şöyle şöyle bir site lazım”.

    Evet sıçtığınızın resmidir. Evladım ne lan? Hayır yani evladım nedir? Sanki bakkala ekmek almaya gönderiyor pezevenk. Bu adamdan para çıkmaz. Bu adam eski kafalı, “Siteniz yok mu” dedikleri için site yapmaya karar veren adamdır. Koşarak uzaklaş deme lüksümüz de yok, çünkü çok da iş gelmiyor açıkcası. Buldun, yumul. Ahhh Ali bey diyeydi, iyiydi.

    Nasıl bir şey istiyorsun amca?

    O sıçtı tamam ben niye sıvıyorum? Amca yanlış baştan alalım bunu.

    Nasıl bir şey istiyorsunuz Erdem bey?

    “Evet biraz garip kaçtı. Size samimi yaklaşan bir adama bey diyerek “Biz sadece arkadaşız” diyen sevgili adayı gibisiniz artık. Tek amacım para erdem bey, yoksa sizin o sikko yüzünüze ve sahte samimiyetinize göre burda değilim”.

    “Kafana göre bir şeyler tasarla oğlum”

    Oğlum mu? Hangi karından? Ne oğlumu, evlat daha iyiydi. Adam sizin uzaklaşmanıza binaen bir adım daha atıyor. Biraz daha uzaklaşırsam nufusa geçircek diyerek bu uzaklaşmayı kesiyoruz. Belli amca zırnık koklatmıcak. Binaen ne bu arada ya? Amcadan uzaklaşcam diye kişiliğimden uzaklaştım. İçimde bi süleyman demirel yatıyormuş yeminlen.

    Samimyieti geç. Esas sorunu gördün mü o cümledeki? “Kafana göre bir şeyler tasarla oğlum” cümlesinin içindeki “Şu rengi değiştirsek” canavarını gördün mü onu söyle? Asla ve asla bu cevabı sallamıyoruz. Daha spesifik sorular soruyoruz amcaya. Amca hem para vermicek hem de yaptığınız tasarımı arkadaşlarınız arasında geyik malzemesi oluşturmasına izin vercek. Hani vardır ya şu geyik “Bilader bak ilk tasarım bu. Bak şu da adamın istediği” – İkisi de boktan dedin mi bu elemanlara hayattan soğuyorlar. demeyin. Gereken cevap şudur “Yuhh amına koyim ya. Dünya göz hastanesine götür adamı bilader alcağın parayla”. Para mı?

    Amcacım ne tür sitelerden hoşlanıyorsunuz?

    İstiklalin sitesi güzel. Bak onun gibi yapabilirsin.

    Evet. Bu soruyu soran dillere küfür zamanı. Amca hem para vermicek hem de istiklal mobilyanın janjanlı sitesinden istiyor. (Görenler var mı bilmiyorum ama 2 sene önce istikbal’in sitesi şimdiki gibi değildi. Bildiğin hayvani bir siteydi.)

    Başka sevdiğiniz bir site var mı? (Nolur olsun, nolur olsun)

    Yok bu iyi babam.

    Şimdi de baba olduk godoşun. Haydi hayırlısı. Tamam Erdem bey ben şimdi sitenize bir görsel hazırlıcam, size E-mail ile gönderirim. Onaylarsanız koda dökerim. (Bu açıklamayı kolaylaştırcak bir çözüm bulamadım. Arayüz dersin anlamazlar. Tasarım dersin %50 anlar. Hadi onu geçtim kodlamayı nasıl anlatıcan? Bilen varsa beri gelsin. )

    Evladım yap işte bir şeyler ben anlamam. (Şaşmadım!)

    Öncelikle. Bir projeye başlamadan bi taslak yapılır. Deftere veya herhangi bir site yardımıyla. Hatta bunun için “Web page maker”da iyidir. Millet site bile yapıyor bunla. Eskizi tamamladıktan sonra renk seçimini yaparız. Aslında eskiz hazırlanırken renk seçimlerini kafanızda çoktan bitirmiş olmanız gerekir. Bu renk seçimleri yapılırken kesinlikle logoya uyumlu renkler seçilmeli. Aykırı bir tasarım yapamazsınız çünkü mobilya sites, yeni nesil creative ajans değil. Eskiz hazırlandıktan sonra açarsınız potoşopunuzu yada fayırwoksünüzü ince ince dokursunuz. Ve nihayet tasarım biter amcaya atarsınzı mail ile.

    Macera başlıyor. “Amcacım mail attım, kontrol eder misiniz?” – Tabi evladım.

    Adama mail dersi verirsiniz orda. Nasıl indirilcek, nerden bakcak. “Bu adam nasıl zengin oldu lan?” diye sorular sorarsınız. Sonra hani o boktan hikaye gelir aklınıza “Bi adam varmış. Şirkette herkesin e-mail adresi varmış olmayanı atıyorlarmış. Bu adamı atmışlar. O da gitmiş şirket kurmuş. bu adamın adı Bill Gates”. İnanan var olum buna lan. 1970 de şirkette herkesin maili var diye biliyo millet veya düşünmüyor. Bunlara zaten facebook paralı olcak desen “ohh iyi artık vaktim boşa gitmicek”. Sanki silah zoruyla sokuyolar amına kodumun tipsizi. O olmasa başka bir mecra bulup orda harcıcan o değerli(!) vaktini.

    Neyse nerede kaldık. Amca tasarımı açtı sonunda. Ve

    “Bunlar hareket edecekti…”

    Yok yok ağlamıyorum gözüme toz bulutu kaçtı.

    Devamı gelecek….


  2. Photoshop`da scrool bar yapımı

    December 3, 2011 by admin

    af

    PSD dosyayısını indirmek için tıklayınız


  3. Yelp Detect – Hoş bir photoshop yazı efekti

    December 2, 2011 by admin

    12

    Background reng

    i : #2f2520

    Font : Gill Sans Ultra Bold

    PSD dosyayısını indirmek için tıklayınız


  4. Eller aldı

    November 30, 2011 by admin

    Yüzüme baktı. Biraz kırgın biraz da hüzünlü “Ayrılmamız lazım Ali” dedi. Niye dedim, bir sürü bahane saydı pek dinlemedim. Hafif çatıp kaşlarını “Ali biri var” dedi. “Bi ben yokum amına koyim” dedim içimden. “Kim” dedim sanki çok önemliymişcesine. “Burak” dedi. “Hmm iyi ya o zaman. Buraksa sorun yok. Burak kim kızım ya.?” dedim, başını önüne eğdi. İlk defa haksızdı. Şaşırdım bu olayda bile beni suçlamadığına.

    Ali senin geleceğin yok dedi. Sonrasını da pek dinlemedim. Ama sanırım doğru şeylerdi. Yani dinlesem yine beni ikna ederdi. Kül tablasını kendinden biraz uaklaştırıp “Az iç şu zıkkımı” dedi. “Sen içirtiyorsun” diyemedim. Kalktık yürüdük biraz. Sonra gitti.

    Uzağı göremediğim için arkasından çok da bakamadım. Seçemedim aralarından. Herkes o olmuştu. Bir iki ay efesin sponsorluğu ile geçti. Background’da hep müslüm ama.

    1 yıl sonra nişanlanmışlar. Göremedim. Ama sağolsun davetiye göndermiş, düğüne gittim “hala aklım onda sanmasın diye”. Beyazdı. Çok beyazdı. Güzeldi. Baktım biraz gülümsedim.”Özledim seni… Hem de çok…” diyemedim. “Özlemişim lan” dedim. Gülümsedi. “Ben de” dedi. Cidden mi diyecektim siktir ettim. Burak’ı görmedim ama hiç. Yoktu ortalıkta. Sonra sahneye geldi iyice süzdüm. Benden yakışıklı değildi. Biraz sevindim. Biraz da düşündüm mantıksızca “Ben daha yakışıklıyım lan niye bunla evleniyo”.

    Düğün bitti evlere dağılıyoruz. Bi araba geldi bunları almak için. Lüks bir şey. Zaten düğün yerinin güzelliğinden anlamalıydım burak’ın zengin olduğunu. Arabaya binmeden kulağına fısıldadım “Artık hiç bir şüphem yok, aşkı lidyalılar bulmuş”. Soğuk soğuk baktı anlamamış gibi. Arabaya bindi, gitti. Uzağı göremediğim için seçemedim arabayı. Ama kendi geleceğime baktım, çok uzakları gördüm. Oralarda bomboktu. Sonra eve gelip yırtık çorabımla osura osura uyudum. Uyanınca onu düşündüm. Sonra tekrar uyudum.

    Bu da kurgu.


  5. Mabel Matiz – Söylese O Ben Söyleyemem

    November 23, 2011 by admin

    Ben bu şarkıyı daha önce neden görmedim? Teşekkürler.


  6. Ben psikolojik bir deliyim. Did you know that?

    November 23, 2011 by admin

    ***

    İki günde yediğim bokların haddi hesabı yok yemin ederim!
    Geçen gün çıkmaya başladık ya biz J’le, bunu kutlayalım, bize gel, romantik bir ortam hazırlayayım içelim fln dedi durdu. İçimden lan daha çok erken dgl mi, 2. defa buluşcaz sonuçta ve hiç bişey olmasa bile ev ortamı kasar beni. Ama ısrar ısrar üstüne, ben de dedim çocuk birkaç güne gitcek zaten, hem n’olcak ki alt tarafı oturup film fln izleyeceğiz. Ama kazın ayağı öle dgl işte! (more…)


  7. Yapma demiştim sana

    November 20, 2011 by admin

    Twitter’dan verilen cevaplar her şeyi özetliyor. İşte bazıları :

    ilaydagunaydin
    @PuCCaa pucca bu sen mısııııııın?! (kızın tepkiye bak. Ünlem falan. İnşallah sen değilsindir umarım serzenişi var)

    ozlemseras
    @PuCCaa yuzunu gizlemekte hakliymissin ya sakli kalsin daha iyiydi (Favori yorumum bu :) . Bir de bunu erkek değil bir kız hayranı yazıyor)

    tugceates
    @PuCCaa sen gosterdin mi sonunda kendini? Bu musun yani? (ahahaha. Yoruma gerek yok. Bu mudun yani nedir ya.)

    ardakofoglu
    @PuCCaa gerçekten söylediğin kadar kilolu çirkinmişsin (: (ıykkk. Hemen söylenir mi öyle arda. Ne ayıp)

    Aliyegore
    Eğer o fotoğraftaki puCCa ise, kitaplarını yakın kızlar.

    SefikYunusOzcan
    Pucca yüzünü göstermemekte haklıymış.Bu yüzü önceden gösterseymiş ne fenomen ne de yazar olabilirmiş…

    shibi_ Şebnem
    ben bile pucca’dan guzelim sanki lan. Ahsjahsjaks.

    alaradnc
    PuCCa’nın resmini gördümya.Her şey daha farklı sanki.

    immune7
    olm o pucca kaç kilo? ya da dur şöyle sorayım: ne giymiş la o üstüne? fizikte bi anormallik var ama dur çözücem.

    meltemmturann
    Pucca’nın yüzünü görmemek gerçekten daha iyiymiş.

    NihleKadak
    aklimdaki pucca cok daha farkliydi hayal kirikligina ugradim

    fulyaalata
    pucca :(

    Son olarak. Kızlar ne fitneymiş bilader. Bunları yazanların hepsi kız neredeyse. Tamam ben de güldüm ama hepiniz angelina jolie’siniz sanki amk. Hepsinin resmine baktım 1-2 tane güzel vardı anca. Pis zilliler.


  8. Bir kadını mutlu etmek

    November 19, 2011 by admin

    Lan millet kadını mutlu edemiyorum bi çikolata kadar olamadım diyip dizlerini dövüyor. Alın size yöntemleri :

    -tamirat işlerine katılımını sağlayın. “merdiveni sıkı tut. düşersem ben de senin kafanı kırarım” deyin. birlikte bir şeyler yapıyor olmanız kadınları mutlu eder.
    -ona mutfakta yardım edin. “ete pişmeden tuz atılmaz annem öyle yapmıyordu” deyin. yardımınızdan mutlu olup size sarılacaktır.
    -ailesini önemseyin. ne zamandır annene gitmiyorsun. annene git ben maç izleyeceğim deyin. buna sevinecektir.
    -para harcamaktan kaçınmayın. arkadaşlarla gideceğiniz pavyonda maaşınızın yarısını harcayıp, eve geldiğinizde anlatabilirsiniz.
    -doğal olun. haftada bir banyo yaparak ona ne kadar doğal olduğunuzu gösterebilirsiniz. becerebilirseniz 2 haftaya çıkarın banyo süresini.
    -ona sürprizler yapın. çoraplarınızı top yapıp her akşam evin başka bir köşesine atarsanız. o çorapları buldukça sürprizlerinize sevinecektir.
    -onu eğlendirin. kral tv açıp ona “hadi oyna” deyin. önce pek istemeyecektir ama çok ısrar edip oturmaya çalıştıkça iterseniz oynayacaktır.
    -kendinizi arkadaşlarına sevdirin. arkadaşlarının yanında aşırı sarhoş olup en seçme namık kemal fıkralarını anlatın. çok eğleneceklerdir.
    -romantik bir gece ayarlayın: elektrik faturasını ödemeyi unutmanız size beklenmedik bir romantik gece yaşatabilir. belinize kuvvet.
    -onunla şakalaşın. denizin kenarında yürürken onun denize doğru iter gibi yapıp, “hoop tutmasaydım düşüyordun” deyip kahkahayı basın.
    -ona sevdiğinizi söyleyin. “sevmesem senin yanında ne işim var lan” demeniz onu mutlu edecektir. “elma soy” diye de ekleyin.
    -eve tıkılmayın onu dışarı çıkarın. balkonda bir sigara içimlik tur atıp içeri girebilirsiniz. balkonda naylon balkon terliği bulundurun.
    -ona şarkılar söyleyin. 837 kere bitliste 5 minare beri gel oğlan beri gel diye şarkı söyleyin. tepkileri farklılaşacaktır. müziğin etkisi :)
    -onu mutlu edin. “mutlu ol lan, biraz yüzün gülsün” diye bağırdıktan sonra çatalı hafifçe koluna batırın. çatalı çektiğinizde mutlu olacaktır.
    -onu özel hissettirin: ben kimsenin yanında donla gezmiyorum bir tek senin yanında böyleyim dedikten sonra mandalinayı ellerinizle kafasının üstünde sıkın.
    -onu şımartın: ikinci dilim pastayı yemezse elinizle ağzına sokmaya çalışın. boğulur gibi olacaktır ama yılmayın. pastayla onu şımartın.


  9. Hafif sevinç

    November 19, 2011 by admin


    Gençler Kitap yazmaya başladım. Çok yakında duyacaksınız, ses getirecek çünkü. Biliyorum. Eminim. Lisede 8 defa sınavına girip geçemediğim halde şu edebiyatı, böyle büyük bir yüke nasıl girdim ben de bilmiyorum ama… Demet akalının dediği gibi “olacak olacak”.

    Kitabın sitesini vermiyeceğim ama konusunu söyleyeyim : Babası tarafından evden kovulan çocuk dışarda yaşamaya başlar. Duygusuz biridir o yüzden kısa zamanda bu duruma alışır. Ama dışardaki hayat onun bildiği gibi değildir. İlk önce çevresi değişir, sonra karakteri. Sonra tüm yaşamı. Akıl hastanesinde tedavi görmeye başlar ve orda biri ile tanışır. Bu uzun bir dostluğun başlangıcıdır…. Olaylar gelişir…

    Not : Bir kitap daha yazmıştım. O kitap pek içime sinmedi. Kitap olacak bir yazım şekline sahip değil. O yüzden ara sıra buraya parça parça koyacağım.


  10. Yüzyıllık acı*

    November 18, 2011 by admin

    demişler ki, “deliler yüzyılda bir aşık olurlar…”

    ben de evde oturmuş yüzyıllık hakkımı kullanıyordum. aşık olmak, hiçbir şey yapmama lüksü ve her daim önemli bir işin var sanrısı yaratıyormuş. her insan olanın bir dönem yaşayacağını sanmaya başlamıştım bunu. ya da sırf beni anlasınlar diye bu fikre sığınıyordum. hayatım basitti: nefes al, hayal kur, nefes ver, hayal kur… ve fakat fantazilerimin çevremdekilerinki gibi hardcore olamadığını farklayınca, çakma kazanovaların ve yandan yemiş şerınzıtonların dünyasından dışlatmıştım kendimi. hayatım meze olsun istemiyordum. ancak her karar, bir de sonuç getiriyordu. mesela hayatım meze olmayı bırakınca, masada yer olmuyordu bana. giderek kimsesizlileşiyordum…

    ne var ki, mutluydum. o kadar mutluydum ki, para denilen illetin dünyadaki varlığını bile unutmuştum. soğuk bir evde tek başıma yaşıyor, kendimle konuşuyor, pijamayla koşuyor, her gün yeniden doğuyordum. güzeldi o periyod. ölene dek aşkın şapşallığını koruyabilmek için bir masaya oturup tanrıyla ya da şeytanla bir anlaşma yapmaya hazırdım. ancak o masada sürekli bilgisayarım oturuyordu. kablosuz ağlara bağlanabilen ufak iletişim tanrım.

    bulaşıklar birikiyor, elbiseler kirleniyor, konuşmalar fenalaşıyordu. bazen dile gelip soruyordu ev, “ne yaptın oğlum?”. cevap veriyordum, “sevdim hocam”. ve bazen mesafeler uzuyordu aramızda. sigara almaya bakkala gidiyor, adeta koşuyor, ritminin içine sıçılmış kalbimle ondan haber bekliyordum. çünkü aramızda bir internet ve o internette sürüyle yavşak vardı. hızlı olmalıydım, sevmiyordum yavşakları…

    sonra bi mesaj geldi ondan. ve “bugün konuşmak istiyorum” demişti mesaj sahibi.

    hissettim, bu yüzyılda gelen son mesajın sesiydi…

    durmaya niyetlenen saate baktım, daha vardı görüşmeye. o an cereyan etti; “biri gidiyorsa, ben de gitmeliyim”. önce elbiseleri yıkadım, sonra çocuğu okuldan dönecek bir anne gibi de, gene kirleneceğini bilerek süpürdüm evi. ne kadar sigara varsa teker teker soktum ağzıma, bir bir yaktım. söndürmedim hiçbirini. hala yanıyordur izmaritleri.

    ona eski aşklarını hatırlatan ne kadar şarkı varsa açtım. bir tane de kendim için seçtim, beni bununla hatırla diyecektim. ama söyleme yeni sevgiline, üzülür, belli etmeyebilir. bir gün kavga ettiğinizde yüzüne vurabilir, biz hiç öyle kavgalardan etmemiştik seninle. sonra uyurken, uyanırken, ağlarken dinledikleri şarkıları açıp, evde bıraktım. camları kapattım. terlerimi bıraktım, kokusunu, kokumu, görülemeyen ne varsa evde bıraktım. olmayacaktı biliyordum. o süreçten arda kalan ne varsa poşetlere doldurdum, kapının önüne koydum. bulaşıkları da yıkayıp çıktım…

    “ve işte güzelim sana geliyorum. paralı günlerimde hiç düşünmeden orijinalinden aldığım bir parfüm vardı, zor günlerimde sıkarım diye dibinde biraz bırakmıştım. onu sıkarak geliyorum. saçlarımı biraz ıslatıp, hiçbir telin elektriklenmesine izin vermeden, yat! komutuyla yatırarak geliyorum. içim biraz buruk, az sonra sonumuz olacak, yalnızlığımın sonsuzluğuna geliyorum. biraz konuşucaz. gözlerimiz boşluğa dalacak. seni kazanmak için kurduğum ne kadar cümle varsa, seni kaybederken de kuracağım. hepsi aynı olacak. kişiliğine saygı duyduğumdan bahsetmiştim, özgür insanlar olduğumuzdan, birbirimizi sevmediğimiz zaman bunu söyleyebileceğimizden konuşmuştuk. sonra gülümsemiştik. aynılarını kuracağız. gene gülümseyeceğiz. ama biliyon mu? bu gülücükler çok sahte olacak…”

    ben hep geç kalırdım buluşmalara. öyle çok geç değil, bidakka geç varmış olsam geç kaldığımı düşünüp bozulurdum. ama onu bekletmeye hiç dayanamıyordum. anlar mıydı ki? sanamıyordum.. bilmiyordu ki eski beni, görür görmez sevgili olmuştuk. o gün de abartıp bi saat erken vardım, inat değil mi? bütün cümleleri kurdum kafamda. ne diyecekse, tahmin ediyordum, o da benimkileri tahmin ediyordu muhakkak. ama şaşırtmak istemiştim. klişe olmayan bir veda konuşması yok muydu yahu dünyada? öperek durdursam? yok onu yapmıştım. o gün de başka bir şey gelmedi işte aklıma. yapmadım. onun yerine saçmaladım epey. sevdiğinle saçmalamak güzeldi, sonuncusu da olsa tadını çıkarıyordum. bi daha nerede bulucam zaten? o ise, gitmek istiyordu sadece, bitse de gitsekteydi.

    ve nihayet, gitmesek de bitti. “kalayım” diyordu bakışlarım. “çok yavşak var, sürüyle, onlara kalma”. yok, dinlemiyordu. onların böyle bir aşkı hiç olmadı belki, o yüzden tüm aşkları kirletmek için yaşıyorlar gibi geliyorlardı bana. oysaki bir süre önce onlardan biri olabilirdim ben de. kimsenin hayatına dil uzatmazdım ama yanlış anlaşılmışlıklarım çok olurdu. yanlış anlamış olmak istiyordum. bazen anlamak istemezsiniz, bazen yanlış anlamış olmak, şaka lan şaka derken sevdiğinizi, bu boktan şakanın ömrünüzden o an götürdüğü seneleri bir şakaya kurban etmiş olmayı da düşünmeyebilirdiniz. sadece şaka olsun ha? ama değildi.

    çoktan v olmuştu kaşları. soğuktu. sibiryalarda yetim kalmış bir yetim gibiydi, gelecek üzerine götüne koydumunun aforizmalarından estiriyordu. montumun yakasını kaldırdım, rüzgarından daha az etkilenmek için. hayalperest bir deliydim ama imkansız dilekleri sevemedim hiç. yerinden fırlamış tek tel saçıma bakarak “hoşçakal” dedi, bu yüzyılda aşık olduğum kadın. sanki kalacakmışım gibi. kalamazdım ki, “kalamayacağım anlamıyor musun, cidden hoşçakalmamı istiyorsan, kalsana yanımda”. sonra içsesimi susturdum ve dışımdan tüm sululuğumla “karara itiraz ediyorum, hoşça kalamam” dedim. pek zklemedi…

    ve kalktık, gidiyorduk artık. yanlışlık süsü vererek son bir kez eline değmek istedim, beceremedim. çıkıyorken garsonlardan biri heyecanla seslendi. “abi para”. “pardon” dedim, “pardon, ben o dünyada yaşadığımı unutmuştum”. verdim, ellikuruş da bahşiş verdim. gülümseyerek “olur öyle abi, teşekkür ederim” dedi. rica da edemedim…

    çıktık, senkronize olmayan adımlarımızla ayrı dünyalardaymış gibi yürümeye başladık. ona göre sessizce yürüyorduk. bana göresi yoktu, ben ağlıyordum. ve o gün ilk kez biri geçti tam ortamızdan. sonra bir sürü insan. ve onu son gördüğümden beri yedi milyar insan geçti aramızdan. o yarışı bitirmeye gitti, beni deliyim diye vurdular…

    *Kurgu